Arşiv

Archive for Ekim, 2008

INTERNETIME DOKUNMA

Ekim 26, 2008 salyangoz 4 yorum

Blogger da erisime kapatilmisken tek slogan bu olmali bence. Ayrica fasizmin on dort karakteristigini yeniden hatirlamanin zamani geldi de geciyor bile. On dortte on dort, kim tutar seni Turkiye’m. Buyrun.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Kabuk

Ekim 25, 2008 salyangoz 3 yorum

Kabuklarimizi dunyaya carpa carpa kirmaya calisiyoruz demisti Murathan Mungan. Nerede, ne zaman okumustum bunu hatirlamiyorum. Metaforlari uzatmamali, olduklari gibi birakmali ama oyle guzel uyuyor ki, cekistirmeden edemiyorum. Cunku ben kabugumu kirmaya calismaktan yoruldum, aldigim yaralar beni yildirdi uzun zaman once. Ve bunun yerine kabuk oruyorum, kabuk ustune. Kalinlastikca dunyayla aramdaki set, yabanilesiyorum, dogamdan uzaklasiyorum ama bir yandan da oyle guvenli hissediyorum ki kendimi. Risksiz ve renksiz hayati mutlu olabilme ihtimaline degismek zor geliyor, korkuyorum.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Kisa kisa

Ekim 22, 2008 salyangoz 2 yorum

Bugun bu blogu bir arkadasima gosterdim. Kendisi cok ciddi seylerden bahsettigimi ve biraz daha gunluk hayata dair basit seyleri anlatmanin beni oldurmeyecegini soyledi. Bunu istek parcasi kabul edip izninizle geyik yapiyorum:

  • Blogun adi nerden geliyor? Efenim, nick uydurmak, web sitesine alan adi bulmak gibi seylerde hic hayal gucumu kullanip guzel isimler bulamam. Bu sebeple bu kez cok ugrasmadim ve kafami hemen yanimda duran kitapligima cevirdim. Gozum carpan kitaplardan biri Yokustaki Salyangoz idi ve aninda bu blogun isim kaynagi oldu. Kitabi gecen sene idefix’ten cok ucuza almistim ama henuz okuyamadim. Orjinal adi “Ulitka na Sklone” olan bu bilimkurgu turundeki eseri Boris ve Arkadi Strugatski kardesler 1968′te yazmislar. Tarkovski’nin Stalker filminin senaryosu da dahil olmak uzere bircok bilimkurgu filminin senaryosu da bu yazar kardeslere ait. Iletisim yayinlari, 2000 yilinda Yokustaki Salyangoz’un Ingilizce cevirisinden yapilmis bir cevirisini yayinlamis, elimdeki kopya da bu baskidan. Ceviriden ceviri pek hazzetmedigimiz bir olay olsa da kitabin arkasinda yazan “Iyi bilimkurgu iyi edebiyattir” cumlesi sebebiyle okunacaklar arasinda.
  • Baslikta kisa kisa dedim ama yalan oldu simdiden. Gelelim neden WordPress ve neden Blogger degil sorusuna (bunu kendim uydurdum, kimse sormadi aslinda): Oncelikle Gmail hesabima bagli bir blog fikrinden hoslanmiyorum, herkesin adimi soyadimi ogrenmesini istemiyorum. Yeni bir Gmail hesabi acip blog yazmak, gerektikce gir cik yapmak da isime gelmiyor. Google’i bu kisitlayiciligi yuzunden kiniyorum. Blogger’i almalari sirf bu sebeple hic iyi olmadi. Ayrica eger yanlis bilmiyorsam WordPress Turkiye’de hala erisime kapali. Belki bu blogu WordPress’te acarak tepkimi koymus olurum diye dusunmustum, ama pek mantikli gelmiyor artik bu sebep. Neyse ki en azindan yasaklarin cekiciligine ornek oluyor blogum.
  • Gecen gun bahsettigim gibi okuma listemden Hobbit’le devam ediyorum. Okurken aklima gelen guzel bir sey oldu. Bence Tolkien’de biraz Bob Ross’luk varmis: Buraya da bir kucuk hobbit, ve bir de buyucu, evet biraz da guzel agaclar ekleyelim, sarkilar soylesinler cuceler bu agaclarin arasindan gecerken, vs… Dusundum de, insanin sadece hayal gucuyle kendi kendini ya da cocuklarini eglendirmesi cok keyifli bir sey ve cok degerli bir yetenek olsa gerek.
  • Hobi olarak edebiyat elestirileri okuyorum bu aralar, pek bir sey anlamasam da sevdigim bir kitabin yapisinin bozulusunu ve ardinda anlamlar arandigini gormek hosuma gidiyor. Belki daha fazla vakit ayirip daha temel seyler okursam gercekten ne olup bittigini anlamaya da baslayabilirim. Is icin de, waveletlerle ilgilenmeye basladim. Ne kadar ic acici degil mi?
  • Michel Gondry’nin La Science des Reves filmini seyrettim dun. Bu denli bir yaraticilik karsisinda saygiyla egilmekten baska bir sey gelmiyor elimden. Herkesin, ozellikle yaraticilikla ilgilenen herkesin gormesi gereken bir film bence, her ne kadar benim pek bu taraklarda bezim olmasa da izlerken cok keyif aldim. Bir de eklemeden gecemeyecegim, Charlotte Gainsbourg’un o ince sesiyle sakidigi Ingilizcesine hastayim. Annesinde ne kadar kotu duruyorsa o ses, kizinda da o kadar sempatik (Jane Birkin’in sevenleri kusuruma bakmasinlar). Ve hemen Be Kind Rewind‘i izleme listemize aliyoruz.
  • Bu kadar yeter sanirim bu blogun gereksiz ciddiyetini yok etmeye, buzlari eritmeye. Buz demisken, burada kar atistirdi bu sabah, donuyoruz ey okuyucu.
Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:, ,

Uc Maymun

Ekim 19, 2008 salyangoz Yorum yapın

Nuri Bilge Ceylan’in son filmi Uc Maymun dun Montreal’de, Festival du Nouveau Cinema kapsaminda gosterildi. Uc Maymun festivalin populer ve merak edilen filmlerinden biri oldugu icin o tika basa dolu kocaman salonda oturacak yer bulabildigim ve bu guzel filmi seyredebildigim icin kendimi sansli sayiyorum.

Oncelikle, NBC’nin Cannes’da aldigi odulu yalniz ve guzel ulkesine adarken ne demek istedigini tam olarak anlamadiysaniz bu filmi seyretmeniz gerekiyor, ustelik yurtdisindayken, hatta damardan girelim, gurbetteyken seyretmeniz gerekiyor. Cunku filmin her karesinde NBC’nin ulkesini ve insanini ne kadar iyi gozlemledigini ve onlarin hallerini ne kadar buyuk bir askla perdeye yansitigini gormek mumkun. Sahsen ben sinemadan ciktigimda Istanbul’dan buraya isinlanmis ve kultur soku yasiyor gibiydim.

Kisisel izlenimlerim, gurbetteki insanin aidiyet kaygilari vesaire bitmez. Ben en iyisi filme doneyim. Filmde Yavuz Bingol’un oynadigini duydugumda sasirdigimi ve NBC’nin kendisinden de kotu oynayamaz ya diyerek kendi kendimi teselli ettigimi hatirliyorum. Filmi seyrettikten sonra soyleyebilirim ki, Yavuz Bingol beni ters koseye yatirdi ve tum kaygilarimin ne kadar gereksiz oldugunu ortaya koydu. Filmde bir an bile turkucu ve dizi oyuncusu Yavuz Bingol yoktu, sadece oynadigi karakter vardi ve inanilmaz gercekciydi. Bu noktada Yavuz Bingol kadar NBC’nin oyuncu yonetmenligini de takdir etmek gerekiyor. diger oyuncular da ayni sekilde cok iyiydi. Belki de turk sinemasinin artik o siritan oyunculuklardan, tutuk diyaloglarindan kurtuldugunu mujdeleyen bir film diyebiliriz bunun icin. Cunku Iklimler’de bile kotu diyaloglar vardi ama bu filmde oyunculuklar kadar diyaloglar da cok iyiydi, oturmamis tek bir diyalog bile gormedim. Sadece planlar NBC’nin eski filmlerine gore sure olarak biraz daha uzun tutulmus gibi geldi bana, benim sikayetim yok ama diger seyirciler icin filmi biraz sikicilastirabilir bu.

Hikayeninse beni sasirttigini soyleyebilirim. Aslen filmin adinin da belli ettigi gibi iletisimsizlik uzerine bir hikaye bu. Bunun yani sira, “dogru, yanlis, suc, ahlak, namus” gibi kavramlarin sorgulandigini gorduk filmde, Nuri Bilge Ceylan’nin bu konular uzerine gitmek istedigini hic bilmiyordum. Zaten filmi seyrederken Zeki Demirkubuz’un bir senaryosunu Nuri Bilge Ceylan cekmis gibi hissettim. Senaryo degil de hikaye demek daha dogru belki, cunku senaryo Demirkubuz’a ait olsaydi biraz daha didaktiklestirirdi sanirim. Eklemeden gecemeyecegim bir sey daha var, Ceylan, daha cok Demirkubuz’un ilgilendigi konulara egilmis olmasinin yani sira Albert Camus’nun Yabanci’sina da gondermede bulunmus. O yonden de Demirkubuz sinemasina bol miktarda goz kirpilmis gibi geldi bana. Filmi seyretikten sonra okudugum #13338890 nolu entrye ise inanmiyorum. Bu iki yonetmenin bugune kadar iyi gecindikleri ve birbilerine filmlerinde tesekkur etmekten cekinmedikleri goz onunde bulundurulursa NBC’nin bu tarz bir harekette bulunmayacagini cikarabiliriz (ha Demirkubuz cikar bunun boyle oldugunu soyler, o zaman bilemem).

Bu film ile NBC sinemasinin artik iyice oturdugunu ve ziyadesiyle akici, sorunsuz bir film cekilmis oldugunu soyleyebilirim. Belki birkac kucuk noktada begenmedigim seyler olabilir ama onlari filmin verdigi cosku sebebiyle es geciyorum. Son olarak, yazmak istedigim tek bir sey var, o da: Tesekkuler Nuri Bilge Ceylan, ulkemi boyle guzel anlattigin icin.

(Bu yazi eksi sozluk’te de yayinlandi.)

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Blog eylem gunu – Yoksulluk

Ekim 15, 2008 salyangoz Yorum yapın

Yoksulluk deyince aklimiza Afrika’daki ac ve susuz cocuklar geliyor hepimizin. Televizyon ve medya oyle bir islemis ki bunu beynimize, yani basimizdaki insanlarin yasadiklarini gormeden uzaklardaki butunuyle anlayamadigimiz yoksulluga uzuluyoruz. Isimize de geliyor aslinda bu, hepimiz tuketim canavarlarina donusmusken vicdanlarimizi rahatta tutmanin yolu elbette ki yoksulluga “uzak, bir miktar hayali ve romantik bir aci”yi yuklemek, boylece kendimizle arasina bir mesafe koymak. Iste boylece sistem icin kuslar kadar hafif ve tuketmeye her daim hevesli koleler oluyoruz.

Demiyorum ki tuketmeyi azaltirsak yoksullugu yenebiliriz. Elbette ki bu sorunun cozumu dunya devletlerinin ekonomik politiklarinda yatmakta. Devletler ve sirketler insanlari somurmeyi birakmadiklari surece ne Afrika’daki aclar ne de diger yoksullar gun yuzu gorecek, ama hal boyleyken bu acimasiz sistemin parcasi olmayi da reddetmemiz gerekiyor.

Bence Turkiye icin ilk adim yoksullugu bagisla, yardimla, zekatla ya da adi her neyse cozemeyecegimizi insanlara anlatmak olmalidir. Anayasada yazan sosyal devlet lafini unutmamak lazim. Yardim olmadan da, minnet duyulmasi gerekmeden de, kimsenin egosu oksanmadan ve vicdani rahatlatilmadan da sirf bu sosyal devlet ilkesi yuzunden herkesin belli bir refah seviyesine ulasmasinin gerektigini insanimiz bilmeli.

Buna ek olarak da hepimizi sarmis olan tuketim manyakligina bir care, bir reddedis yolu bulunmali. Ben bir birey olarak siyasiler icin, devlet politikalari icin sadece bir piyon oldugumun farkindayim, pek bir seyi degistiremeyecegimi de biliyorum. Tek istedigim uzerime uzerime gelen toplumsal baskiya (tuketmelisin, sana bicilen imaja uymalisin) karsi cikabilmek. Cunku karsi cikamadigim surece bir bulanti eslik ediyor hayatima, uzerimdeki kota bakiyorum ve kot tasladigi icin olmek zorunda olan isciler geliyor aklima, ayagimdaki ayakkabi Uzak Dogu’daki sweat shoplardan gelme, bana hizmet eden garsonun sosyal guvencesi yok, yanimdan gecen su adam sirf isverenler daha dusuk ucretle adam calistirabilsin diye issiz. Yani bulanti sebepsiz degil ama simdilik cozumsuz.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Secimler II

Ekim 14, 2008 salyangoz Yorum yapın

Kanada’da secmenler oy vermeye devam ediyor ve henuz sonuclar gelmemisken bu konudaki kisitli da olsa bildigim birkac seyi yazayim. Oncelikle, merak edenler guncel anketlere surdan goz atabilirler. Su an icin parlamento sansi olan bes parti var, Muhafazakarlar, Liberaller, Yeni Demokratlar, Quebec Blogu ve Yesiller. Bunlarin icinden sadece Yesillerin isi sallantida, sanslari yaver giderse bir ya da birkac milletvekili cikarabilirler.

Su anki hukumetin basinda Muhafazakar Parti’nin baskani Stephen Harper var. Kendisi petrol sektorunden geliyor ve bir muhafazakardan beklenebilecek butun guzellikleri yapiyor. Devlet butcesinden sanata yapilan katkiyi kesiyor, bu konuda sorular soruldugunda kiviriyor. Genel olarak guc kelimesinin uzerinde duruyor ve guclu bir lidere ihtiyacimiz var diyor. Ayrica halki suc oranlari artiyor diyerek korkuturken suc isleme yasini 14′e dusurmeyi planliyor. Debateler sirasinda pek bir sey anlatmayan, ekonomiyi guclendirecegiz diyip nasilini soylemeyen, benim kizim da piyano caliyor, sanat cok guzel bir sey yuzeyselliginde bir adam iste. Kendisini seyretmeyi pek sevmiyorum, derine kacmis mavi gozleri ile guven vermekten cok uzak. Ayrica The Hour adindaki devlet kanalinda yayinlanan talk showa diger liderler katilirken Harper kesinlikle reddetti, gecenlerde programda cok seker bir kedi yavrusunun resmini gosterip programa gelmezseniz bu kedi yavrusu olecek diye tehdit ediyorlardi basbakani, sonra ne oldu bilmiyorum (espri anlayislari farkli biraz buradakilerin, siyasiler karsisindaki rahatliklari da tabii ki). Bir de su an adini hatirlamadigim bir komedi sovunda bir kadin oyuncu tek tek adaylara sulaniyordu. Yasi otuzun uzerinde ve bekar oldugu icin Sex and the City kadini modunda liderini arayan bir kadini canlandiran bu komedyenin icine dustugunuz gozden kacmadi Mosyo Harper.

Muhafazakarlarin karsisindaki en guclu rakip olan Liberallerin baskani Stephane Dion ise hayli Fransizca aksanli Ingilizcesi ve kotu hitabetine ragmen hic durmadan konusuyor ve cevre de cevre diye tutturuyor. Hedefi Green Shift adini verdigi plan ile kuresel isinmaya katkisi olan is kollarinda vergileri arttirarak sera gazlarinin salinimini azaltmak. Sahsen ulkenin dinamiklerini cok bilmedigim icin bu konularda cok yorum yapamiyorum. Ben en iyisi magazine kayip bahsettigim komedyene Dion’un ne tepki verdigini anlatayim. Oncelikle Dion’un debate’te gordugum kadariyla nasil bir imaj cizmeye calistigini yazayim. Debateler soyle isliyor: Halktan birinin sordugu, yayindan once kaydedilmis bir soru yayinlaniyor ve bu konuda tartisiliyor, biri ben sanatciyim sanat isini ne yapacaksiniz diyor mesela, ya da baska biri ben Afganistan gocmeni bir Kanadaliyim, ne olacak Afganistan’daki Kanada askerleri diye soruyor. Dion’un olayi, soruyu soranin adini unutmayip ona ozel olarak ben sizi dusunuyorum, sizin icin sunlari sunlari yapacagim Mosyo X seklinde konusmak. Ben bunu biraz yapay bulsam da cabasini takdir ediyorum. Iste boyle herkesi kucaklama, herkesle arkadasca konusma modunda biri oldugu icin komedyen ablamiza da gayet iyi davrandi Mosyo Dion. Hatta onu kirmayip deri ceket ve pilot gunes gozlugu ile poz verdi ki o poz kendisini karizma gorundugu tek andi belki de.

Ucuncu konumda olan partinin adi Yeni Demokrat Parti (NDP) ve baskani da Jack Layton. Bu solcu bir parti ve sirketler icin degil Kanadali aileler icin calisacaklarini ifade ediyorlar. Issizlik, egitim ve saglik hakkinda daha elle tutulur vaatler veriyorlar. Ozellikle her ailenin aile hekimi sahibi olmasi gerektigini savunuyorlar. Jack Layton karizmatik ve hos bir adam. Her buldugu firsatta ceketten kurtulup gomlek kollarini kiviran erkeklerden ve cizmeye calistigi imaj da bu kollari kivrilmis beyaz gomlegin icindeki iki yana acilmis belki de halki kucaklayan kollar. Bir de Stephen Harper’in suveteriyle dalga gecmeyi seviyor, o suveterin ardinda ne var, ordaki gizi politikalarla halka ne kadar zarar vereceksiniz kimbilir diye basbakana cikisip koseye sikistiriyor bolca. Yalniz ben kendisini Ingilizce debate’te pek basarili bulamadim, biraz sonuktu ve bu cok onemli firsati Yesiller lideri kadar degerlendiremedi.

Yesiller ise bildigimiz yesillerin Kanada versiyonu. Ingilizce debate’te baskanlari Elizabeth May‘i izleyene kadar ne yapip ettiklerini hic bilmiyordum. May, debate’te sorulara istatistiklerle, yan cizmeden en dogru sekilde cevap veren, benim cocugum da resim yapiyor filan demeden argumanlarini sunan, kisitli zamanda guzelce altlarini dolduran liderdi ve bence olayin galibiydi. Fransizcasi pek kuvvetli olmadigi icin kendisinin Fransizca debate’te tekleyecegini dusunuyormus herkes. Ben izleyemedim ama duydum ki tane tane ve anlasilir konusarak derdini anlatmayi basarmis. Umarim bu emekleri bosa gitmez de bir iki sandalye alirlar.

Quebec Blogu ise on yildan fazla bir suredir Gilles Duceppe‘in baskanligini yaptigi bir parti ve adindan anlasildigi gibi Quebec’in cikarlarini korumak icin calisiyor. Bence baskanlari inanilmaz  karizmatik ve yetkin, isini dort dortluk yapiyor. Ne yazik ki genel konularda bu partiye destek olsam da yeterince bilgili olmadigim icin burada kessem yeter saniyorum.

Benim anladigim kadariyla Muhafazakarlarin oylari dusuyor ve Liberaller ile Quebec blogu gucleniyor. Yine de dun bile kararsiz olan cok sayida insan vardi, o yuzden kimse net bir sey soyleyemiyor sonuclar hakkinda. Sanirim birkac saat icinde ilk sonuclar gelecek ve mumkun olursa onlarin bir ozetini gececegim yarin. BBC News’in Amerikalar sayfasinda bile bu secimlerden bahsedilmezken benim bu konuya merakim pek kimseyi ilgilendirmeyecek olsa da yazmis bulunduk bilgisiz bir gocmenin gozunden secim manzaralarini, sonumuz hayrola.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Secimler I

Ekim 14, 2008 salyangoz Yorum yapın

Bugun Kanada icin federal secim gunu. Buraya gelisimin uzerinden bir yil gecti ve yavas yavas neler oluyor anlamaya basliyorum, tabii bunda olimpiyatlarin sonuna dogru aldigim televizyonun da katkisi var.

Televizyonlu gunlerin ilk olayi Maple Leaf skandali olmustu. Markette elimi attigim neredeyse her et urununu dogrudan ya da yan markalar adiyla ureten bu sirketin Toronto’daki tesislerinde, yeterince temizlenmemis bir makinadaki olumcul Listeria virusu bircok et ve et urunune bulasmis, bunlari tuketenlerden 12 kisi de yasamini yitirmisti. Olu sayisi henuz 12′ye ulasmamisken bu sirketin urunleri ulke capinda toplanmaya baslamisti. Iste tam da bu siralarda televizyon sayesinde haberdar oldum bu olaydan. Urunlerin raftan kaldirilmasi coktan baslamisti ama benim ne internetten ne de arkadaslardan duymuslugum yoktu, marketteki yazilar da Fransizca oldugu icin bir sey anlamamistim ve onceden aldigim urunleri tuketmeye devam ediyordum. Sabah kahvaltida yedigim sosislerin olumcul bir virus tasima ihtimallerinin bayagi yuksek oldugunu duyunca once dehsete dustum elbette ki. Televizyonu aldigima sukurler ederek listeleri kontrol ettim, neyse ki benim buzdolabimda olan et urunleri geri cagrilanlar listesinde degildi, yine de bu markanin urunlerini direk cope attim, icimi rahatlatmam gerekiyordu. O zamandan beri de islenmis et almamaya calisiyorum. Aslinda pek de yapilabilecek bir sey yok, gida urunlerinde bu tur olaylar siklikla oluyor ve hangi urunde olacagini kestirmek de mumkun degil. Mesele gecen gun de marulda koli basili bulmuslardi. Bu yuzden, en iyisi kafayi cok takmamak ve rahat olmak, obsesyon haline getirsek de getirmesek de hastalik tasiyan gidalari tuketme riskimiz var, elimizden bir sey gelmiyor. Sadece bu haberler Turkiye’de bilinmese iyi olur, ailemin endise etmesini istemem.

Bu salgin olayi sonucunda artik Turkiye’de yasamadigimi ve buranin haberlerini takip etmem gerektigini iyice ogrenmis oldum ve her gun haberleri izlemeye, gazetelere goz gezdirmeye karar verdim. Bunu istedigim kadar yapamasam da artik daha cok sey biliyorum bu ulke hakkinda. Ornegin, bugunku secimlerden haberim var, gulmeyin, olmayabilirdi. Burasi ABD gibi degil, butun dunya gozunu dikmis sonuclari bekliyor da degil ve secimler buralilarin pek umrunda degil gibi. Hatta Kanadalilar neredeyse her yil federal secim oldugunu, bunun o kadar da buyutulecek bir sey olmadigini soyleyip guluyorlar. Secime ek olarak, hangi partilerin katildigini ve ne tur argumanlari oldugunu da az cok biliyorum. Hatta Marijuana Party of Canada diye bir partinin oldugunu bile biliyorum. Birkac hafta once, bir gece yarisi kanallar arasinda gezinirken reggae bardan firlamis gibi duran bir adamin cannabis yapragi seklindeki parti amblemi altindaki propangadasiyla tanidim bu partiyi. Diger tum partilere oldugu gibi bu partiye de devlet kanalinda ayrilan sureyi kullaniyordu parti baskani. Ustelik savunduklari da sadece ot uzerine degildi, muhafazakarlar oy vermeyin ekseninde konusarak bence kucuk bir partinin yapmasi gerekeni yapiyordu.

Secim sonuclari belli olmadan diger daha buyuk ve parlemantoda temsil edilen/edilme sansi olan partiler hakkinda da bir seyler yazmak istiyorum, onu da ikinci kisimda okuyabilirsiniz.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Yeni okuma listem

Ekim 13, 2008 salyangoz 4 yorum

Yarim biraktigim kitaplara donmektense yenilerine saldirasim var. Soyle bir siralamayi takip edecegim:

1- Hobbit (Yuzuklerin Efendisi’ni tekrar okumayi dusunuyordum, Hobbit’i de uzun zaman once almistim ve okumaya firsatim olmamisti, once bunu okuyup sonra da icimden gelirse seri ile devam edebilirim.)

2- White Teeth (Bu kitabi sarapci‘nin arsivlerinde gezinirken gordum ve hemen okumam gerek dedim. Bu aralar gocmenlik, yabancilik gibi konulara cok ilgi duyuyorum, en son This is England filmini izledim ve hic tatmin olmadim, bu baska bir yazinin konusu olmakla birlikte ayni konuda doyurucu bir seyler bulma hevesim gecmedi. White Teeth kutuphanemizde mevcutmus, yuppi.)

3- Courage to Create (Rollo May’den elestirel gunluk sayesinde haberim oldu ve hemen okuma listeme girdi. Bu kitap da okulun kutuphanesinde var neyse ki.)

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Blog Action Day

Ekim 13, 2008 salyangoz Yorum yapın

15 Ekim gunu Blog Action Day imis, Turkcesiyle blog eylem gunu. Konumuz yoksulluk. Eyleme iki gun kala kandanadam sayesinde haberim oldu, iyi oldu.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler:

Bir ay aradan sonra

Ekim 13, 2008 salyangoz 1 yorum

Asli Erdogan’in kitabini bitirdim nihayet, diger kitaplarini da okumak istiyorum ama bir yandan da cok agir geliyor yazdiklari. Kirmizi Pelerinli Kent’i elime aldigimda arkasindaki Erdogan’in dunya okurlarinca gelecege kalacak elli yazardan biri sayildigina dair notu gorunce pek inanamistim, o kadar da abartmayin demistim. Sonra kitabi okumaya basladim ve boyle bir listeye girmesinin dogal hatta kacinilmaz oldugunu anladim. Oncelikle Turkce’yi inanilmaz iyi kullaniyor ki ben okudugum kitaplarda dile cok onem veririm, bazen hikayeden de fazla, bu sebeple Erdogan’in hazmetmesi bazi bazi zor olsa da her daim muthis keyifli olan cumlelerini tek tek cok sevdim. Belki de bu hazmetme meselesi kitabi yavas okumama sebep oldu, bir paragraf okuyup, helal deyip, sonra iki saat dusununce ilerlemiyor tabi kitap. Hele otobuste, ucakta vesaire iyice komik oluyor bu dalip gitmeler. Neyse ki her kosulda eglenceli ve tatmin edici bir okumaydi. Yazarin kendine ve dunyaya dair farkindaligini takdir ettim. Sadece bazi noktalarda bu farkindaligi astigini, kendini ovmeye gectigini dusundum. Zaten kendini yererek ovenlerden oldum olazi hazetmem, bu tarz bi yaklasimin isaretlerini bu kitapta gormek cok hosuma gitmedi. Ornek vermek gerekirse, yazarin burjuva ortaminda yetistigini anlatirken aslinda kendini ve yetistirilis tarzini farkinda olarak ya da olmayarak ovmesini soyleyebilirim. Yine de bu son yorumumu degistirebilirim, Asli Erdogan’in yazdiklarini biraz daha okumam gerekiyor, gereksiz ithamlarda bulunuyormusum gibi geldi simdi.

Kirmizi Pelerinli Kent’ten sonra yine baska baska kitaplara basladim, yarim biraktiklarima goz kirptim vesaire ama kendimi Emily Bronte’nin Ugultulu Tepeleri’ni okurken buldum. Aslinda gecen bahar kutuphaneden alip okumaya baslamistim ama yazarin kelime haznesi cok genis ve genel olarak hic bilmedigim kelimelerden olusuyor, ustelik baslarinda insani pek kendine yapistiracak bir olayi yok kitabin, o yuzden sozlukle okumaya dayanamadim ve geri verdim kitabi. Bu yaz Turkiye’deyken abuk bir yayinevinden cevirisini aldim. Zaten artik cevirilerden yana hicbir umudum kalmadigi icin hic soylenmeden, aman ne kotu cevirmisler diye takmadan okudum kitabi, cok yuzeysel ve duz bir ceviri oldugunu biliyorum ama ne yapayim, Ingilizcesini anlamiyorum, Turkcede de her ceviriyi gozden gecirip en iyisini almak gibi bir sansim yoktu. Can yayinlarina bir suru para bayilip yine cevirisi kotu diyecektim, en iyisi daha az para verip baska bir cevirisini almakti. Alip okudum iste boyle, ne acayip bir kitapmis. Jane Eyre’in sonunu daha kitap bitmeden ogrenmistim ve hic hos olmamisti, o yuzden bunda cok kastim ve yanlislikla bir yerden duyarsam zevki kacacak diye cok cabuk okudum. Ve tataaam. O kadar da bir numarasi yokmus. Dogrusu olaylarini bilmemem iyi oldu, ne olacagini merak ederek okudum ama o kadar. Allah belani versin Heathcliff diye diye dilimde tuy bitti, bunu sesli bir sekilde bile soyledigimi hatirliyorum. Sanirim cok duz okudum, hic isin tutkusuna, heyecanina giremedim, cevirinin de etkisi oldu. Ama her halukarda kitap bittiginde bu mu yani dedim, bu kadar mi? Hele kitabin sonu iyice sonuktu, fade out olur gibi bitti. Heathcliff’te hep bir kahraman gorecegimi saniyordum ama kotu kalpli herifin tekiymis iste, asik olabilmesi hicbir seyi degistirmiyor. Belki de benim tutkudan asktan anladigim bir sey kalmadi, duz adamin biri oldum, basmiyor kafam boyle seyleri artik, bilemiyorum. Tek bildigim hala Jane Eyre’e taptigim, dizisini kitabini bes yuzuncu kerede bile aglayarak izledigimdir. Charlotte Bronte sen bizim her seyimizsin.

Ha bir de, unutmadan, ne problemli bir aileymis bu Brontelerinki. Jane Eyre, Wuthering Heights, The Tenant of Winfield Hall kitaplarinin ardindan (tamam, itiraf ediyorum sonuncuyu okumadim, dizisini seyrettim), bu kitaplarin ardindan bu uc kardesin ozellikle cocuklukla ilgili sorunlu tasvirleri beni korkuttu diyebilirim. Derinligi olmayan ve gercek hayattan kopuk hikayeler yazsalarmis keske demiyorum ama okurken psikolojim bozuldu resmen, bunlari cocuk kitabi diye okutmasin lutfen kimse, yaziktir.

not: kirmizi pelerinli kent ve asli erdogan hakkinda guzel bir yazi okumak, yazarimizin birkac fotografini gormek isteyenleri buraya alalim.

Categories: Kategorilenmemiş Etiketler: