Bianet’ten bir inci
Bianet’ten Leonard Cohen’in Istanbul konseri hakkindaki haberi okuyorum ve su satirlar cikiyor karsima:
“Sağlık Bakanlığı’nın komplosu da boşa çıktı ve o ana kadar büfe kısmına yollananlar ünlü mavi yağmurluk başladığında bir sigara yaktı.”
Tarafsiz ve etik habercilik ornegi olmus, tebrik ederim. Umarim yasak sayesinde bu haberi yazan sahis da bir gun sigarayi birakir. Boylece hem sagligina kavusur hem de acik havada da olsa sigara dumaninin ne kadar rahatsiz edici oldugunu bir gun anlar.
“Literature has never had a future”
Aristophanes called Euripides “a cliche anthologist… and maker of ragamuffin manikins”; Samuel Pepys thought A Midsummer Night’s Dream “insipid and ridiculous”; Charlotte Bronte dismissed the work of Jane Austen; Zola pooh-poohed Les Fleurs du Mal; Henry James trashed Middlemarch, Wuthering Heights, and Our Mutual Friend. Everybody sneered at Moby-Dick. Le Figaro announced, when Madame Bovary was published, that “M. Falubert is not a writer”; Virginia Woolf called Ulysses “underbred”; and the Odessa Courier wrote of Anna Karenina, “Sentimental rubbish… Show me one page that contains an idea.”
Salman Rushdie, Step Across This Line, 2002
Ortaya karisik
- Doktora yolunda bir gariban olarak buraya yazayim dedigim seyleri bes saniye bile kafamda tutamiyorum. Az once de bir yaziyi sildim yanlislikla, Google reader sagolsun yeniden yayinlayabildim. Evet, kendi bloguna kayitli bir insanim, kontrol etmek guzeldir.
- Temmuz mu yoksa kasim mi belli olmayan bir hava var burda bugunlerde, donuyorum. Yaz degilse bile bahar geri gelsin.
- Bu aralar en cok eksi sozluk’un hallerine uzuluyorum. Yazik oldu. Artik bu siteye her girisimde geri zekali insanlara ne kadar tahammulsuz oldugumu bir kez daha anliyorum. Biz de ergendik ama geri zekali degildik yahu, en azindan “soz gumusse sukut altindir”dan haberdardik.
- Kuzey Amerika’da kitaplarin koca koca ve sert kapak olmalarina alisamadim hala. Bir de kurgu olmayan kitaplara Turkiye’dekine kiyasla burada daha buyuk bir ilgi var sanirim. Yavas yavas buna alismaya basliyorum, bir roman delisi icin buyuk adim.
- Son zamanlarda okudugum en iyi kitap Mezbaha No:5 idi. Gec de olsa okuduguma sevindim. Topragi bol olsun Vonnegut’un, su fotografina bayiliyorum:

ABD demokrasi yayarken…
… yetmis milyonluk bir ulkenin ulasimini, insanlarin guvenligini ne duzeye getiriyor, buyrun:
“Iran has a notoriously bad air safety record. Because of sanctions imposed by the United States, Iran relies on an increasingly ageing fleet of airliners, and has trouble buying spares.
There are tales of aircrew buying spare parts on flights to Europe, then sneaking them back to Iran in the cockpit. While those sanctions don’t apply to aircraft from Russia and Ukraine, many planes from those countries in the Iranian fleet also appear well past their best.
For some people, flying in Iran can be a nerve-wracking experience. Stepping on board, it often becomes quickly apparent you are in a plane that has done many years service.
There are also frequent delays because of the shortage of aircraft. Iranian engineers and aircrew do their best to keep their fleets in service.”
Kaynak: BBC
Arthur H- Adieu Tristesse
Arthur H guzel sesli Fransiz bir abimiz. Kendisi hakkinda bildiklerim internetten okuduklarim ve yanda gordugunuz albumun kartonetindeki sari tonlu resimlerle sinirli. 1966′da Paris’de dogmus, babasi Jacques Higelin gibi sarkici olmus. Yaptigi muzikte caz, blues, tango ve chanson geleneginden etkiler gormek mumkun. Sex Pistols, Serge Gainsbourg ve Tom Waits de kendisini etkileyen muzisyenlermis. Adieu Tristesse besinci studyo albumu, ayni zamanda adini en cok duyuran album olmus. 2005′te cikan bu albumun ayni adli acilis parcasini ve sarkicinin Feist’le duet yaptigi, Erik Satie sevenleri sasirtacak La Chanson De Satie’yi burdan dineyebilirsiniz:
Not: Sarkilari dinleyebilmek icin gereken player sanirim blogun yeni template’i ile calismiyor, bu yuzden sarkilari rapidshare’den indirip dinleyebilirsiniz.
Tasinma vesaire
Bu yil geleneksel Bir Temmuz Montreal tasinma gunu etkinliklerine katiliyorum. Iki sokak oteye tasinmak icin kamyon ve yardimci olacak birilerini bulmam lazim. Sonra koli bulmak lazim, esyalari kolilere tikmak lazim, yeni evi ve yeni ev arkadasini sevmek lazim. Lazim da lazim.
Bu sehre cok alistim, Turkiye’ye tatil icin bile gitmek istemiyorum. Ama bir yandan da butun bu her seyi tek basina yapma gerekliligi, es dost akraba eksikligi koyuyor. Bir yanda ozgurce yasamanin verdigi rahatlik var bu sehirde, cantam calinacak, pesime adamlar takilacak, apartmandaki komsular laf edecek, arkadaslarim dedikodumu yapacak korkusu yok. Ama diger yanda daimi bir yabancilik hali mevcut. Bir yanim belki yeterince uzun zaman kalirsam entegre olabilecegimi soyluyor. Bir yanim entegre olamasam bile donmem memlekete, bu haliyle bile yasamasi guzel diyor. Bir baska ic ses ise yalnizlik baki, kafaya takmak nafile diyor. Bilemiyorum.
Turkiye’den ilk geldigim zaman su an oturdugum studyoyu tutmustum ve daha ilk haftadan bana pek uygun olmadigini anlamistim. Bu yuzden de bu studyodan kurtulmaya calistim. Burada evden cikiyorum diyip cikmak mumkun degil, once kendi yerine baska bir kiraci bulmak gerekiyor. Bu yuzden internete ilan vermistim, ve aksamlari ilani gorup arayanlara evi gosteriyordum. Ama her seferinde bir korku, bilmedigim bir ulkede, daha once gormedigim binbir milletten insani kendi evime almanin verdigi korku kapliyordu icimi. Turkiye’den yeni gelmisim, tabii ki kafamdan korkunc fikirler geciyor. Hirsizlik, taciz, artik ne olursa. Bir sey olmadi tabii ki, ama studyodan da kurtulamadim. Bu yil yeniden ayni seyi denedim, ama ne korku kalmis bende ne de bir sey. Gulumseyerek kapiyi sonuna kadar acmalar, her gun ucer beser kisiye evi gostermeler.. Neyse ki bu kez kurtuldum bu studyodan. Gordum ki buraya alismisim, buranin insanlari icimdeki korkak kizi yatistirmislar biraz. Itiraf ediyorum ki, aklimdan gecmedi degil, ya bir sey olursa, ya bir seyim calinirsa diye dusundum birkac kez ama iki yil onceki korkumdan eser kalmamis.
Turkiye’de o derece korkak yetismisiz ki buradaki sakin ve bariscil hayata adapte olmak uzun zaman aliyor. Ustelik Istanbul’a gidersem buradaki rahatliga alismis olmam yuzunden kesin basima bir is gelir diye de dusunuyorum.
Sahi biz neden korkmayi ogreniyoruz Turkiye’de? Neden insanlara guvenmemeyi ogreniyoruz? Tamam buradaki insanlarin da iyisi kotusu vardir kesin ama ben yine de Tecavuzcu Coskun filmleriyle ya da anahaber bultenlerindeki siddet goruntuleriyle beynimize kazinanlari yasamamin cok dusuk bir olasilik oldugunu dusunuyorum. Tanimadigim insanlara gulumsemeyi ogrendim mesela, bu da cok onemli. Ankara’da bir taksiciyle gulumseyerek muhabbet ettigimi dusunemiyorum bile, kimbilir nerde biter o yolculuk.
Ben mi paranoyaktim diye de dusunuyorum bir yandan. Ama paranoyakliktan cok kulturel bir bastirilmislik bu, oncelikle kadin oldugun icin, sonra da siradan vatandas oldugun icin bastiriliyorsun Turkiye’de.
Tecavuzcu Coskun demisken, o filmleri her gun her gun televizyonda yayinlayip bir neslin beynini karartan zihniyete ne demek lazim peki? Merak ediyorum, bu filmlerin ulusal televizyonlarda sik sik yayinlanmasi ve toplumsal etkileri konusunda herhangi bir sosyolojik calisma yapildi mi? Ya da en basitinden, nasil basladi tum bu furya? Dunyanin baska yerlerinde de insanlar televizyon ve sinema marifetiyle korkutuldu mu?
O filmlerin yaydigi korkunun yarattigi travma kadar, bir neslin cinselligi algilayis seklini degistirmis olabilecegi gercegi de korkutucu. Genc yasta cinsellik hakkinda tek bilgi kaynagi o tarz filmler olan insanlardan simdi ne bekleyebiliriz?
Cok fazla soru var bu konuda kafamda. Daginik oldu, kalsin boyle, toparlayamam istesem de.
Kanada’nin resmi televizyonu olan CBC’de yanilmiyorsam her aksam yayinlanan bir talk sov programi var, adi The Hour, sunucusu da George Stroumboulopoulos. Ben telaffuz edemiyorum soyadini ama kendisi eglenceli bir abimiz. Uzun zamandir seyretmiyordum, hem kablolu tv olmadigi icin iyi gostermiyor televizyonum, hem de unutuyorum seyretmeyi. Gecenlerde Youtube’de Salman Rushdie’nin konuk oldugu bolumun videosuna rasladim, iyi de oldu, guzel bir program olmus. Fetva olayi ve sonrasina dair kucuk bir ozet ve Rushdie ile yapilmis eglenceli sohbet var, meraklilarina:

Michael Haneke, nihayet bu yil Cannes’da Altin Palmiye’yi aldi. Simdilik bu odulu getiren film icin beklemedeyiz. Bu arada, eger simdiye kadar seyretmediyseniz ben size Haneke’nin eski filmlerinden ucunu tavsiye edecegim. Bunlar sirasiyla, Der Siebente Kontinent (1989), Benny’s Video (1992) ve 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls (1994). Ucu de siddet uzerine filmler, ucunun de dvdsinde Haneke’yle yapilmis super roporajlar bulunuyor. Ben filmler kadar roportajlari da begendim, cunku Haneke hem anlatmak istediklerini ve genel olarak hayata bakisini yalin bir sekilde anlatiyor, hem de kendisinin ne kadar sempatik biri oldugunu gormek mumkun. Filmler icinse cok sey soylemek istemiyorum, izleyin, kendi sokunuzu kendiniz yasayin.
Not: Bu post yanlislikla silindi, kendisi geri getirilebildi ama yorumlari internetin karanliklarinda yok oldu, falan filan.
Ceviri kabusu
Murakami’yi ve Zemberekkusu’nun Guncesi adli romanini duymussunuzdur. Bir suredir kutuphanede bulmaya calisiyordum, nihayet elime gecti. Okumaya basladim ve kitabin dunyasina cekildigimi hissediyorum. Uzun zamandir bir romani icindeymisim gibi okumamistim, bu sebeple kendimi yavaslatmaya ve tadini cikara cikara okumaya calisiyorum.
Bugun Amazon’da baska cevirileri var mi diye bakinirken can sikici bir iddiayla karsilastim. Bazi yorumcular kitabin orijinalinden kisa oldugunu yazmislar. Rivayet o ki, Amerikali yayinevi yazara ve cevirmene baski yaparak bazi bolumlerin ki 100-150 sayfa civarinda bu bolumler toplamda, cikarilmasini saglamislar. Artik kitap kalin olmasin diye midir nedendir orasini bilemiyorum ama cok sinirlendim. Zaten kitabin icine de yazmislar, Japonca aslindan Ingilizce’ye cevrilmis ve adapte edilmistir diye. Iyi valla, notunu dus sonra yayincilik etigini yok say. Amazon Ingiltere’den baktim, ayni ceviri var orda da. 600 sayfa civarinda, bendeki kopya gibi. Turkce ve Fransiz cevirisi ise 750 sayfa civarinda. Karakterlerden, marjinlerden dolayi sayfa sayisi degisebilir tabi, pek guvenilir degil bu metrik.
Turkiye’de ceviri kitap alip sinirden kudurdugumu cok bilirim. Can Yayinlari sagolsun Kafka, Camus gibi yazarlari cevirmen burada ne demek istemis acaba diye diye okuduk. En son Boris Vian’in Gunlerin Kopugu adli kitabini getirmistim Turkiye’den, okuyamadim cevirinin abuklugundan. Burada oyle sorunlar olmaz, Ingilizce gibi cok buyuk kitlelere hitap eden bir dilde degisik ceviriler olur, etik kaygilar olur demistim. Amerikan mantigini unutmusum…
Simdi kitabi Turkiye’den alayim desem, tukenmis, ki o da Dogan Kitap, kimbilir nasil bir cevirisi vardir. Fransizca desen ancak Cin Ali okuyabilirim ben bu seviyede. Elimizdekine talim edecegiz caresiz.
Ceviri isini duzgun yapan kisilere tapiyorum bu arada, bence kutsal bir is cevirmenlik. Yazar ile okurunun arasi, elbette ki kutsal…
“Domuz Gribi Neo-liberalizmin laboratuarında üretildi”
“Son verilere göre, 15 ülkeyi etkileyen Domuz Gribi Meksika’nin Perote kasabasinda ortaya çikti. Hemen komsu eyaletlere siçradi, oradan uluslararasi ulasim aglarina ulasarak dünya çapinda yayilmaya basladi; ayni ABD mali piyasalarinin, esik alti krediler gibi, küçük bir diliminde basladiktan, sonra, “dijital devrimin” sayesinde hizla yayilarak küresellesen mali kriz gibi… Her iki sürecin de arkasinda, ayni yapisal sekillenme, egemen sermayenin, 1980’lerde benimsedigi, gelismekte olan ülkeler dayattigi neo-liberal “reformlar” var.
Meksika, bu “reformlarin” öncü laboratuarlarindan biri oldu. Bu köseyi yazmaya basladigim yillarda, 1994 Meksika mali kriz patlak verdiginde, neo-liberalizmin ve küresellesmenin, toplumlarin dokulari, insanlarin yasami üzerindeki yikici etkilerini, zamanin serbest piyasa Ayetullahlarinin, bana yönelttikleri elestirilerin de yardimiyla etraflica tartismaya sansim olmustu.
1980’lerde, ABD ve IMF baskisiyla neo-liberalizme açilan Meksika, 1994’de büyük bir kriz yasarken, ABD’de de 1918’den beri istikrarini koruyan domuz üretme sanayi bir siçrama yapmaya basliyormus. 1994-2001 arasinda ABD’de mega domuz çiftliklerinin payi toplum içinde %10’dan % 72’yer siçramis (The Independent, 01/05). 1965 yilinda ABD’de 53 milyon domuz bir milyon domuz çiftligi varmis. Bu gün 65 milyon domuza karsilik, 65,000 çiftlik var. Bu veriler, muazzam bir yogunlasmaya ve merkezilesmeye isaret ediyor.
Bu yogunlasma süreci içinde, ABD domuz endüstrisinin, NAFTA serbest ticaret anlasmasinin getirdigi olanaklari kullanarak, ucuz is gücünden, yabaci sermaye tesviklerinden yararlanmak, çevre, saglik koruma kurallarindan kurtulmak, için Meksika’ya göç etmeye basladigini görüyoruz. Iste bu dev sirketlerden Smithfield’in, Perote kasabasinda devasa bir domuz çiftligi var. Bu kasaba belediyesinin Mart ayinda hazirladigi bir raporda, halkin %60’inin nezle, zatürree ve bronsitten sikayetçi olduguna isaret ediliyormus. Bu rapor görmezden gelinmis. Virüs uzmanlarinin 2003 yilinda “domuz gribi virüsü yeni, hizli bir evrim sürecine siçradi” uyarilari, 2006 yilinda Science dergisinde yayimlanan, bu tür kombinalarin, sagliksiz ve pis ortaminda, birlesik virüslerin olusma olasiliginin gittikçe güçlendigini söyleyen arastirma ilgi görmemis. Adindan anlasilacagi gibi N1H1 iki virüsün birlesmesinden olusan bir mutasyon, yine böyle bir yogun üretim ortaminda patlak veren H5N1 kus virüsü gibi… (Mike Davis, Znet, 1/05)
Dünya Bankasi gibi uluslararasi mali kuruluslarin Meksika Saglik sistemine dayattigi, bölgesellestirme ve özellestirme krizin zamaninda algilanmasini, merkezi ve esgüdümlü bir tepki gelistirilmesini engellemis (Laure Carlsen, Commondreams, 30/04).
Domuz Gribi de, “umutsuzluk çaginin”, uygarlik krizinin bir semptomu. Ama yasamin diyalektigi, umutsuzlugun umut, krizin dönüsüm içerdigini, tarih insanligin, özellikle siyasi, ekonomik iktidardan en dislanmis kesimlerinin, en umutsuz, en karanlik anlarinda en yaratici inisiyatifleri sergileyerek yeni çikis yollari açabildiklerini gösteriyor. Sorunlarin çapi ve yayginligi, tehlikenin büyüklügü, tarihin böyle bir yaygin kitlesel yaraticilik dönemlerinden birine girmekte oldugumuzu düsündürüyor.”
Ergin Yildizoglu’nun yazisinin tamami burda.